Kokla Dünyayı / Tuğçe Ertan & Gökay Meriç

Kapadokya hakkında bilmek istediğiniz her şey

Kapadokya, Türkiye’nin en çok ziyaret edilen bölgelerinden biri, hem de büyüleyici bir gezi noktası. Otantik otelleri, masal gibi peri bacaları, gizemli yeraltı şehirleri ve seramik sanatlarıyla insanı kendinden alan bu diyarı gezmek her gezginin rüyalarını süslüyordur. Bunca yurt dışı seyahatimize rağmen bir türlü denk getirip Kapadokya’ya gidememiştik. Dünyanın birçok noktasında tanıştığımız insanlar Türk olduğumuzu öğrenince önce İstanbul, sonra Kapadokya’yı sordukça biz de bu harika destinasyonu görmemiş olmanın ezikliğini yaşıyorduk. Bir yandan da boy boy fotoğraflarına hayranlıkla baktığımız balonlar, masal gibi peri bacaları içimizi cız ettiriyordu. Sonra, yoğun tez çalışmalarımızdan üç dört günlük bir kaçamak yapma fırsatı bulur bulmaz soluğu Kapadokya’da aldık. Tabii bunda Anadolujet’in İzmir-Nevşehir direkt seferlerini başlatmış olmasının payı da büyük.

Kapadokya, Pers dilinde “Güzel Atlar Diyarı” demek. Efsaneye göre Roma zamanında, yöre halkı yetiştirdiği muhteşem atları hem stadyumlarda yarıştırıyor, hem de vergilerini bu güzel atlarla ödüyorlarmış. Hepimizin bildiği gibi, bu bölgenin alamet-i farikası da peri bacaları. İnanması güç ama aslında neredeyse altmış milyon yıl önce Erciyes ve Hasan Dağı’ndan püsküren lavların yıllar içerisinde aşınması ile bu ilginç şekilleri almışlar. Şapkalısı, konisi veya mantar şekilli gibi bir çok farklı tipi var bu peri bacalarının. İsmine peri bacası denmesinin sebebi ise, zamanında bu mağaraların içerisinde perilerin yaşadığına inanılmasından kaynaklanıyormuş. Hatta bazen, perilerin yaptığı düğünlerin seslerinin geldiği bile söyleniyormuş. Şimdi bu anlattıklarımız size gülünç geliyor olabilir ama Kapadokya’ya seyahat ederseniz ortamın ne kadar masalsı ve büyülü olduğunu görüp bu efsanelere hak verebilirsiniz.

Kapadokya’da Gezilecek Yerler

Nevşehir Havalimanı’na gece indiğimiz için direkt otele gidip eşyalarımızı bıraktık ve kendimizi Göreme sokaklarına attık. Gece, aydınlatılan peri bacalarıyla harika bir ortamı olsa da yorgunluğa yenildik ve rahat odamızda sıfır nem ayrıcalığıyla harika bir uykuya daldık.

Ertesi gün erken ve dinç bir şekilde uyanıp kaldığımız Cave Suits’te çok güzel bir kahvaltı ettikten sonra, Kapadokya’da gezilecek yerler listesinin en başında gelen ve her yerde ismini duyduğumuz Göreme Açık Hava Müzesi’ne doğru yürümeye karar verdik. Zaten daha önceden de bildiğiniz gibi eğer mümkünse mutlaka yürümeyi tercih ediyoruz, bu sefer de otelimiz müzeye iki km olunca vurduk kendimizi güneşli Kapadokya yollarına. Yolun kenarında dizilmiş peri bacalarıyla selfie çekilirken bizi fark eden bir taksi şoförü yanımızda durup istersek bizi bazı turistik noktalara götürüp gezdirebileceğini söyledi. Galiba son zamanlarda Ankara ve İstanbul’da yaşanan kötü olaylardan dolayı turizm biraz kötüye gitmiş, bu sebeple herkes turistlere karşı çok girişken ve fiyatlar da aynı derecede makul. Bizi alan taksi şoförü de kişi başı yirmi TL’ye neredeyse bizi bütün gün gezdirdi, kendisi çok kibardı ve gerçekten bizim de çok içimize sindi. Kapadokya’da ulaşım köyler arasında dolmuş veya taksi ile sağlanıyor ama dolmuş saatleri her zaman belli olmuyor, araba kiralamayı veya bizim yaptığımız gibi taksiyle gezmeyi tavsiye ediyoruz. Biz de taksi şoförümüz Yunus’un açtığı ruhani müzikle, Açık hava müzesini başka bir güne bırakıp sarı rengin hakim olduğu kıvrımlı yollardan kendimizi spontane bir güne bıraktık. Bazen böyle günün getirdiklerini yaşamak yapılan planlardan çok daha keyifli oluyor, emin olun.

İlk durağımız Çavuşin Köyü oldu. Göreme’ye 2.5 km uzaklığındaki bu köy, aslında yörenin en eski yerleşim yerlerinden biri ve Kapadokya’nın en eski kilisesi de burada bulunuyor. Beşinci yüzyıldan kalan kilise Vaftizci Yahya adına yaptırılmış. Bu arada belirtmekte fayda var, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Kapadokya Hıristiyanlık için önemli bir merkezmiş, o sebeple kayaların içine oyulmuş ve boyalarla süslenmiş pek çok kilise mevcut. Çavuşin’de de Hıristiyan dervişler ve topluluklar yaşıyormuş zamanında. Şu anda ise son derece sakin, minik bir köy. Hediyelik eşya almak için de en uygun fiyatları bu köyde gördük, demedi demeyin.

Daha sonra, bizi köyün çıkışında bekleyen taksimize atladık ve Paşabağ’a ulaştık. Aslında Paşabağı vadisinde trekking turları da yapılıyor ama bizi hava sıcaklığından dolayı çok enterese etmedi, zira Nisan başı olmasına rağmen hava gündüz saatlerinde çok sıcaktı. Siz de bu mevsimlerde veya yazın gideceksiniz mutlaka suyunuzu ve şapkanızı eksik etmeyin. Paşabağı’ndaki peri bacalarının en önemli özelliği şapkalı olmaları. Biz de bu dev yapıların yanında şaşkınlıkla gezinip biraz fotoğraf çektikten sonra, yakınlarda bir çay bahçesinde çay molası verdik.

Daha sonra Yunus bizi deve şeklindeki peri bacasını görmeye götürdü. Devrent Vadisi’nde bulunan bu deveyi aşırı ilgiden dolayı çitle çevirmek durumunda kalmışlar, bu yüzden bir Mona Lisa tablosu gibi uzaktan izlenebiliyor.

Sıradaki durağımız, artık çok yorgun olmamız ve gitmeyelim dememize rağmen Yunus’un ısrarları üzerine gittiğimiz Zelve Açık Hava Müzesi oldu. İyi ki de gitmişiz, kesinlikle değermiş. 50-60 yıl öncesine kadar yöre halkının aktif olarak yaşadığı Zelve Vadisi’nde pek çok kilise, şarap yapım yeri ve hatta bir de cami var. Kapadokya, aslında üzümleri ve şarapçılığıyla da ünlü bir yer, bu da eskilere dayanan bir gelenek. Peri bacalarının içinde çok eski şarap yapım tekniklerine ait alanları görebiliyorsunuz, insanoğlunun keyfine düşkünlüğü o zamandan belliymiş zaten. Zelve Vadisi aslında üç vadiden oluşuyor ama biz yalnızca birinci bölümünü gezdik. Giriş bölümünde arada bir konserler de veriliyormuş, eminiz izlemesi büyük bir keyiftir. Bu tip vadilerde, daha önce insanların yaşadığını hayal etmek çok ilginç; hele ki odaları, kiliseleri birbirine bağlayan tünelleri, seyir teraslarını gördükçe insanın küçük bir çocuk olup buralarda saklambaç oynayası geliyor. Bu arada müze kart, Kapadokya’daki çoğu ören yeri ve müze gibi burada da geçiyor, aklınızda olsun.

Böyle ilginç yerlerde geçen bir günün ardından çok romantik bir nokta olan Aşk Vadisi’ne geçtik. Bazı kaynaklara göre, aşkınızı tazeleyebileceğiniz yegane lokasyon burasıymış. Fakat test ettik onayladık, manzarası gerçekten efsane. Biz erken uyanmayı hiç sevmediğimizden burayı gün batımına sakladık ama aslında sabah kalkan balon seferlerinden birinin içinde değilseniz burası o balonları gün doğumunda izlemek için müthiş bir yer. Çoğu yerde gördüğünüz “balonları izleyen blogger” temalı fotoğraflar burada çekiliyor, ama bizden size dev hizmet, biz Aşk Vadisi’nde gün batımını fotoğrafladık. Nazar boncuklu ağaç ise bu sürreal ortama çok uygundu.

Günü bitirmeden önce Yunus’un tavsiyesi ile Avanos’ta bulunan Kapadokya Seramik isimli seramik atölyesine gittik. Kapadokya’nın en önemli zanaatlarından biri de seramik. Bu atölyede bir seramik ustası, tornada ufak bir kase yapmayı gösterirken konuyla ilgili de bilgi veriyor. Çamura şekil verildikten sonra nasıl fırınlandığını, daha sonra tek tek ustalar tarafından desenlerinin nasıl çizilip boyandığını anlatıyor. Bu arada eski geleneğe göre; Kapadokya’da seramik yapmayı bilmeyene kız vermez, halı dokumayı bilmeyen kızı da almazlarmış. Hatta kız istemeye gidildiğinde, kızın babası damada bir şekerlik kapağı uzatır, buna uygun bir şekerlik yap bakalım dermiş. Damat ölçüyü tutturabilirse ne ala, çalsın davullar zurnalar! Kız için de minik bir halı dokuma testi yapılırmış, gelinlik kızımız canlı ve açık renkleri tercih ederse psikolojik durumunun iyi, koyu renkleri tercih ederse depresif olduğu sonucuna varılırmış. O zamandan varmış yani bu ruh sağlığı testleri. Bu güzel bilgilendirmeden sonra biraz da dükkanı gezip akşam yemeği yemek için Göreme’ye geri döndük.

Kapadokya’daki ikinci günümüz bizim için çok özeldi çünkü hayatımızda ilk defa balona binecektik. Sabah beş gibi ütopik bir saatte uyanıp otelin lobisindeki turistlerle sohbet ettikten sonra, Air Kapadokya’nın bizi alan aracına bindik ve ofislerinin yolunu tuttuk. Burada adet böyleymiş; sabahın çok erken saatlerinde sizi ofise getirip hafif bir kahvaltı ikram ediyorlar, ardından kaydınız oluşturuluyor ve kısa bir eğitim alıp balona doğru tekrar yola çıkıyorsunuz. Eğitim demişken; sadece balon yere iniş yaparken almanız gereken bir pozisyon var, onu öğretiyorlar. Balona binilecek alana gidip balonumuzun şişirilmesini beklerken biraz üşüsek de sepete bindikten sonra brülörler sağ olsun, saç diplerimize kadar ısındık. Ortalama bir balona aşağı yukarı yirmi kişi biniyor, size tavsiyemiz sepete en son girmeniz, böylece köşede kalıp en güzel manzaralara haiz olabilirsiniz. Balonla uçma deneyimine tek kelimeyle bayıldık, çok nostaljik ve insancıl bir deneyimdi. Gerçekten ayaklarınızın, yani sepetinizin yerden kesildiğini hissediyorsunuz ve tatlı tatlı yükselmeye başlıyorsunuz. Ondan sonra gökyüzünde süzülürken diğer balonların da rengarenk katılımıyla birlikte her şey çok sakin bir şölene dönüşüyor. Bir yandan güneş çıkmaya başlayıp etraf aydınlanırken, öbür yandan altınızda onlarca peri bacası diziliyor ve anı yakalamakla snap atmak arasında bir yerlerde bu heyecanı doyasıya yaşıyorsunuz. Pilot da hemen yanınızda olduğundan çok güven verici bir uçuştu bizim şahsi fikrimize göre. İniş için üç farklı yer denedik, çünkü balon iniş yapacağı sırada yer ekibinin de yetişip yakalaması gerekiyor, neyse kazasız belasız indik sonuç olarak. Daha önceden de birçok yerde gördüğümüz gibi hemen ufak bir masa kuruldu, piknik sepetinden şampanyalar ve kadehler çıktı fakat aslında bu şampanya alkolsüzmüş çünkü Sivil Havacılık Kurumu yönetmeliği bu şekildeymiş. Bu gelenek de sağ salim iniş yapmış olmanın kutlamasıymış. Gerçek anlamda eşsiz bir deneyimdi; eğer ki böyle bir şans yakalarsanız mutlaka değerlendirin, unutamayacağınız bir anıyı heybeye atmış olursunuz.

Tabii bu balon turunun avantajlarından biri de sabahın çok erken saatlerinde gerçekleşmesinden dolayı sabahın sekizinde dipçik gibi ayakta ve gezmeye hazır olmanız. Biz de bu enerjik halimizden yararlanıp Uçhisar’ın yolunu tuttuk ki çok kalabalık olmadan kaleyi gezebilelim diye. Uçhisar Kalesi’ni biz açtık diyebiliriz, burada müze kart geçerli değil ama giriş beş TL ve buna kesinlikle değiyor. Kaleye girdikten sonra oldukça fazla sayıda basamak çıkılıyor ama etrafınızda görmeye başladığınız manzaralar o kadar güzel ki insan yorgunluğunu unutuveriyor. Zaten bu kalenin tepesi tüm Kapadokya’nın en yüksek noktası ve açık günlerde Hasan Dağı ve Erciyes bile görünüyormuş. Gün batımı saatlerinde çok kalabalık olduğunu duyduk ama sabah saatlerinde bomboştu, o yüzden çok rahat bir şekilde keyfimizce gezdik.

Tabii o kadar aktiviteden sonra "Gezginin Ayak İzleri" adlı seyahat blogunun sahibi Cüneyt’in tavsiyesi ve bizi tanıştırması sayesinde Karlık Evi Butik Otel’e geçtik. Burası kaleye doğru bakan müthiş bir bahçede hem midenize hem gözlerinize bayram gibi gelen bir kahvaltı servis ediyor. Güneşin altında, ayaklarımızın altında çimenleri hissederken demli bir çayla bu kahvaltı gezimizin en keyifli anılarından biri oldu. Aslında bir balayı oteli olan Karlık Evi aynı zamanda sanatla da iç içe bir otel, biz burada konaklamadık ama kahvaltısı harikaydı.

Sabah erken kalkmanın yorgunluğunu buradaki güzel manzarayla attıktan sonra bir taksiye atlayıp Avanos’a geçtik. Avanos, bize göre Kapadokya’da gezmesi en keyifli köy. Hem içinden Kızılırmak geçiyor, (nehir kenarı düzenlemesi harika olmuş) hem de iç taraflara geçildiğinde yerel hayat gerçek anlamda devam ediyor. Dilerseniz bu nehirde gondol sefası da yapılabiliyor. Avanos’un iki önemli köprüsü var; bunlardan biri Taş Köprü, diğeri Asma Köprü. Asma Köprü aslında biraz korkulu bir deneyim çünkü siz yürüdükçe köprü git gide daha çok sallanmaya başlıyor. Tabii yöre halkı buna alışmış ama bizim biraz dizlerimiz titredi. Köprüden geçtikten sonra biraz da yüreğimizin götürdüğü yere doğru sokakları adımlayıp eski konakların, top oynayan çocukların ve koyun otlatan teyzelerin arasından geçip tekrar nehir kenarına indik. Hemen suyun kenarında bir kafede ördekleri izlerken bir çay molası verdik. Yeterince dinlendikten sonra bu kez dolmuşa atlayıp otelimize geri döndük ve erken kalkmanın acısını erken yatarak çıkardık.

Kapadokya’da yapılacak o kadar çok aktivite var ki, arasında seçim yapmak çok zor olabiliyor. Bölgede, kırmızı tur, mavi tur ve yeşil tur olmak üzere üç ana tur yaptırılıyor. Biz genel olarak turdansa kendi rotamızı kendi zamanımıza göre çizmeyi her zaman tercih ediyoruz fakat yeşil turun diğerlerine göre uzak bir noktaya yapılıyor olması bize çok kolaylık sağladı. Yeşil tur; Güvercinlik Vadisi, Selime Manastırı, Ihlara Vadisi, Derinkuyu Yeraltı Şehri ve ufak bir şarap tadımıyla bölgeye has Sultanit taşının satıldığı bir dükkanı kapsıyor. Kendiniz bir turizm acentesinden bu turu satın alabilirsiniz veya otelinizden temin edebilirsiniz. Biz bu turu sırt çantalı gezginlere hitap eden ve gerçek bir hostel deneyimi sunan Rock Valley Hostel’den gerçekten çok uygun fiyata satın aldık, hatta dönüşte kendi müze kartlarımızı kullandık diye üstüne ücret iadesi bile aldık. Bu arada eğer bütçeniz kısıtlıysa Rock Valley Hostel gerçekten düşük fiyata çok başarılı bir hizmet veriyor.

Sonuç olarak, yine sabahın erken saatlerinde otelimizden alınarak turumuza başladık. İlk durağımız Güvercinlik Vadisi oldu. Burada, yine tepeden çok güzel bir manzaraya şahit olunuyor, tabii fotoğrafların, çekilen selfielerin haddi hesabı olmuyor. Buranın ismi vadide eskiden beslenen güvercinlerden geliyormuş, zaten güvercin gübresi de çok değerli bir gübreymiş ve zamanında senede bir kez buradan toplanıp bölgedeki tarım arazilerinde kullanılıyormuş. Artık böyle bir şey yapılmıyor ama bu her gördüğünüzde büyülenmekten kendinizi alamadığınız peri bacalarıyla süslü manzaranın güzelliğine engel değil. Buradan sonra rehberimizin otobüste bizi bilgilendirdiği kısa bir yolculukla Selime Manastırı’na geçtik. Kayaların içine oyulmuş bir yapı olan Selime Manastırı, Kapadokya’nın en büyük katedrali. Burası zamanında hem dini amaçlarla, hem de kervanların kalabilmesi için kullanılmış bir kompleksmiş aslında. Bizi en çok etkileyen ise yemek yeme alanlarındaki taştan oyulmuş uzun masalar ve oturma yerleri oldu. İki katlı katedrale tırmanmak biraz zorlu ama bir o kadar da ilginç. Bin yıldan daha eski olan bu mekanların nasıl kullanıldığını hayal edince insanın tüyleri diken diken oluyor. Ayrıca Star Wars’taki bazı sahneler için George Lucas’ın buradan ilham aldığı biliniyor.

Bu ilginç manastırdan da ayrıldıktan sonra öğlen yemeği yiyip dünyaca ünlü Ihlara Vadisi’ne geçtik. Girişte yine müze kart geçerli. Kapadokya’ya bir seyahat planlamadan önce bunu bilmiyorduk ama bu vadi, Grand Canyon’dan sonra dünyanın sayılı kanyonlarındanmış, hatta rehberimizin anlattığına göre dünyanın en büyük ikinci kanyonuymuş. Fakat bu konuyla ilgili başka bir kaynaktan net ve güvenilir bir bilgiye ulaşamadık. Sonuç olarak 150-200 metre derinliğinde muhteşem bir vadiye inip yaklaşık dört km yürünüyor. Zor olur mu, merdivenler çok dik mi, inmesi iyi de çıkması nasıl oluyor gibi soruları hemen zihninizden atın ve burayı gezi listenize alın. Doğanın muhteşem güzelliğini içinize çekip suyun kenarında yürürken yolun nasıl geçtiği anlaşılmıyor bile. Bu arada, girişte iki yüz küsur basamak iniliyor ama bir daha tırmanma yok, çıkış düz bir yerden yapılıyor ve tur aracı sizi oradan alıyor. Dört km yürüyüşe, çok tatlı bir çay bahçesinde ara veriliyor. Biz de, nehrin kenarında bir kütüğün üzerine ilişip demli bir çay içtik ve kendimizi adeta filmlerde gördüğümüz bir sahnede hissettik.

Bu huzur dolu doğa deneyiminden sonra klostrofobiklere hiç tavsiye edilmeyen Derinkuyu Yeraltı Şehri’ne doğru yol aldık. Acaba girebilir miyiz? Duvarlar üstümüze gelir mi filan diye düşünürken yağmurun bastırmasıyla birlikte kendimizi içeride bulduk. Burası aslında on iki kat yerin altına inen bir şehir ama sekiz katı gezmeye açık. Zamanında buraların gizlenmek ve savaştan kaçmak için yapıldığı düşünülüyor. İçeride yaşam alanları, depolar, şaraphaneler, ahırlar ve hatta morg bile var. Zannettiğimiz kadar da içimizi daraltan bir deneyim olmadı, içerisi hem serin hem de bütün o dar koridorlar geniş odalara açılıyor.

Kapadokya’ya özgü şaraplar tattığımız ufak bir şarap evine gittik ama bizim asıl ilgimizi çeken şey sultanit taşından yapılan takıların satıldığı yer oldu. Bu taş, doğada çok nadir bulunuyor ve en büyük özelliği de ışığa göre renk değiştirebiliyor olması. Sadece bizim ülkemizde, Muğla-Milas bölgesinden çıkan sultanitin renkleri aklınızı başınızdan alabilir. Fiyatlar da ona göre biraz yüksek ama belki daha az turistik dükkanlarda daha uygun fiyatlar da vardır, araştırmak lazım. Bu atölyeden sonra yeşil turun sonuna geldik ve turu satın aldığımız Rock Valley Hostel’de bir akşam üzeri çayı içip otelimize dinlenmeye çekildik.

Ertesi gün, yani Kapadokya’daki son günümüzde, tekrar Göreme Açık Hava Müzesi’ne doğru dingin bir yürüyüş gerçekleştirdik. Burada da müze kart geçerli. 1985’ten beri UNESCO koruması altında olan açık hava müzesi, dördüncü yüzyıldan on üçüncü yüzyıla kadar peri bacalarının içine oyulmuş manastırlara ve kiliselere ev sahipliği yapıyor. Bir yerden sonra bütün bu kiliseler birbirine benzemeye başlıyor ama Karanlık Kilise’deki duvar resimlerinin canlılığı, yüzyılları aşıp gözlerinizin önüne serilmesi paha biçilemez bir deneyim. Bu arada belirtmeden geçmeyelim, Karanlık Kilise’yi gezmenin on TL’lik ek bir ücreti var. Göreme Açık Hava Müzesi’ni gezmek için iki üç saat yeterli bir zaman, biz de güzel havanın ve ortamdaki büyünün keyfini sonuna kadar çıkarttıktan sonra yavaş yavaş otelimize dönüp bavullarımızı toplamaya başladık. Bu diyarlara sonunda gelmiş olmanın mutluluğunu yaşayarak havaalanının yolunu tuttuk.

NOTLAR

Kapadokya’da Ne yenir?

Kapadokya'nın kendine has bir lezzeti var demek istesek de maalesef diyemeyiz, ama ilginçtir ki Yozgat'a ait bir lezzet olan testi kebabı burada yöresel bir lezzet olarak kabul edilmiş ve menülerde kendine yer bulmuş durumda. Onun haricinde şık ve güzel kafelerinde gözlemeden, pideye alışık olduğumuz tüm lezzetleri bulduk.

Yöresel lezzet arayışımız boyunca bindiğimiz taksilerde veya alışveriş yaptığımız yerlerin çalışanlarına buralarda nerede yemek yiyorsun diye sorduğumuz her seferde aldığımız cevap "Evde" oldu :) Biz de makus talihimize boyun eğip turistik yerlerde yemek yemek durumunda kaldık.

Bunlardan ilki Göreme'nin görece lüks sayılabilecek işletmelerinden biri olan Sedef Restaurant'tı. Dedik ki madem kaderimiz testi kebabı, o zaman siparişimiz de testi kebabı olsun. Sunumu, şovu ve görseli harika, turistlere hoş gelebilecek bu lezzet açıkçası bize biraz yavan geldi. Haşlanmış sade dana etinin bir çömlek içinde getirilip masanızda kırılmasıyla servis edilen bu yemeğin en güzel tarafı suyuna banması.

Ertesi sabah yaptığımız harika balon uçuşundan sonra, güzel bir kahvaltı yapmak için yolumuzun üzerinde bulunan Uçhisar Köyü'ndeki Karlık Evi'ne gittik. Biz sabahın sekizinde gitsek de burada gün boyu kahvaltı var. Arayıp da bulamadığımız şey. Zaten insanlara neden saat on ikiden sonra kahvaltı servis etmezler anlaşılmaz. Envai çeşit peynir, kızarmış ekmek, reçeller ve tavşan kanı demlenmiş sıcacık çaylarımızla, havuzdan su içen ördeklerin arasında, ayağımız çimlere basa basa harika bir kahvaltı ettik. Hatta yetmedi biraz bahçedeki hamaklarda dinlendik bile. Ne de olsa tatil yorucu şey :) Eğer burada kalırsanız ya da kahvaltıya gelirseniz işletmenin kış bahçesinde şöyle köpüklü bir Türk kahvesi içmeyi ihmal etmeyin.

Aynı gün, akşam yemeğimiz konakladığımız otel olan Cappadoccia Cave Suits'in restoranında servis edilen akşam yemeğiydi. Civardaki herhangi bir restoranın fiyatlarını fazla aşmayan ve her akşam farklı bir menü bulabileceğiniz işletmenin restoranı sıcakkanlı personeli ve lezzetli yemekleriyle yorgun bir akşam için iyi bir seçenek. Biz çeşitli mezeler, tavuk ve pilav yedik, son derece memnun kaldık.

Üçüncü akşamımızda havanın biraz da yağmurlu olmasından dolayı otelimize çok yakın olan Pide House isimli restoranda yediğimiz kıymalı kaşarlı pide ve mercimek çorbası tüm yolculuğun en iyi yemeğiydi diyebiliriz. Ardından gelen ve taze demlenmiş çay da cabası.

Bunların haricinde Avanos'ta, Kızılırmak'ın kenarında çay-gözleme yapıp kazları beslemeden ya da Ihlara Vadisi'nin tam ortasındaki kafelerde şöyle buz gibi bir nar suyu içmeden dönmeyin.

Kapadokya’da Nerede Kalınır? 

Kapadokya, ziyaretçilerine her türlü konaklama fırsatını sunan bir lokasyon. Yani hem sırt çantalılar için uygun konaklama fırsatları sunarken hem de üst segmente hitap eden tesisler mevcut. Kapadokya aynı zamanda hem ulusal hem de uluslararası pazardan çok rağbet gören bir balayı destinasyonu.

Bizim konakladığımız işletme Göreme'nin merkezinde bulunan Cappadoccia Cave Suits Hotel'di. Burası tüm Kapadokya bölgesinde üç farklı bacaya sahip tek konaklama işletmesi. Bu yüzden de otuz iki odasının çoğu bu bacaların içine konumlandırılış durumda. Hatta bu bacalardan birinin tepesinde en azından bin yıllık bir şapel bile var. Sıcakkanlı personeli ve her detayı düşünülmüş odalarıyla Cappadoccia Cave Suits bize harika bir dört gün yaşattı. 

Kapadokya’dan Ne Alınır?

Kapadokya, misafirlerine kendine has pek çok ürün sunan bir tatil yöresi. Mesela seramik ve çömlekçilik yüzyıllardır buradaki en önemli geçim kaynaklarından olmuş. Renk renk, el emeği göz nuru ürünlerin arasında ince belli çay bardağından, tabaklara ve hatta pişirmeye uygun toprak cezvelere kadar envai çeşit şeyi bulabilirsiniz. Özellikle Avanos bu açıdan çok zengin. Ama dikkat, etiket fiyatları satış fiyatlarının üç katından bile fazla olan yerler var. Biz seramik bir cezve aldık, Türk kahvesine lezzet katacağını düşünüyoruz.

Yöreye özgü müdür bilinmez ama buradaki mücevherat dükkanlarında Sultanit denen ve sadece Türkiye'de çıkarılan, ışığın açısına göre renk değiştiren doğal bir taştan yapılan mücevherler satılıyor. Bu işletmelerde yapılan şovlar görülmeye değer; önce satıcılardan biri size bir kaç cümle ile bu taşı anlatıyor ve ardından bağırıyor "Işıklar!" tam bir şovmen gibi. Başka bir görevli de hemen farklı renklerdeki ışıkları açıyor ki aynı taşın değişik renklerini görebilesiniz diye.

Bir de hemen hemen yörenin her tarafındaki tezgahlarda 1 TL'ye bulabileceğiniz alçıdan yapılmış peri bacalarından ya da balon şekilli magnetlerden alabilirsiniz.

Kapadokya’da Ulaşım Nasıl Sağlanır?

Yörenin; Göreme, Avanos, Ürgüp, Uçhisar gibi turistik beldeleri arasında dolmuş işliyor ve genelde saat başında kalkıyor. Fakat siz de bizim gibi taksiyi tercih edebilirsiniz çünkü mesafeler Ihlara Vadisi hariç, beş-sekiz km ile sınırlı ve ücret yirmi TL’yi pek geçmiyor. Hem de saat derdiniz olmuyor. Havaalanı transferi için de Helios Transfer firmasını arayıp uçağınızın saatine göre rezervasyon yaptırabiliyorsunuz, sizi isminizle havaalanından karşılayıp otelinize kadar götürüyorlar. Bu hizmetin bedeli de yine yirmi TL.

Tuğçe Ertan & Gökay Meriç
Instagram: kokladunyayi
www.kokladunyayi.com