Garipçe ve Rumeli Feneri

Ahu Gül Ürük Karadeniz’le İstanbul'u birbirine bağlayan minik köy Garipçe ve Rumeli Feneri'nden Travel and Gourmets için yazdı

İstanbul'da yaşayan İzmirliler beni çok iyi anlayacaklardır. Hem bir İzmirli hem de hıdrellez doğumlu bir boğa kadını olarak elbette ki nisan ayının gelişini kendimi sokaklara atarak kutlayacaktım. Çünkü havaların ısınmasıyla birlikte biz Egelilerin içi bir hoş olur; kafalar hafif mayhoş, saçlarımızı rüzgara verir, gönlümüzü çiçeklendirir, kendimizi doğaya atar ve ayağımızı sokacak bir deniz arar dururuz.

Ben en çok bahar ve yaz aylarında sıkılırım İstanbul’dan. Koşa koşa Ege’ye gitmek isterim. Güneş tepemde, deniz önümde, sırtım bir ağaca yaslı olsun isterim. Çünkü hem bedenen hem ruhen böyle  beslenirim. Bu yüzden İstanbul’da her hafta sonumu Egedeymiş gibi yaşamaya kadar verdim.

Yine böyle bir cumartesi sabahı, doğum yeri olmasa da ruhu İzmirli arkadaşım Rezzan ile sporumuzu yaptığımız Belgrad ormanı dönüşü kanlanan bitlerimizi Garipçe’de bir balık ziyafeti ile taçlandırmaya karar verdik.

Garipçe Rumeli Kavağı ve Rumeli Feneri arasında küçük bir balıkçı köyü. Hatta o kadar küçük ki; içinde bir bakkal, bir kahve ve üç adet restoran bulunuyor. Köyün girişindeki dar sokağa girer girmez sizi balıkçı ağları ve ahşap balıkçı tekneleri karşılıyor. İşte bir İzmirli olarak ilk vurulduğunuz yer bu dar sokak oluyor. Çünkü Garipçe Ege’de alışık olduğumuz balıkçı köylerine çok benziyor. Yaklaşık yetmiş haneli bu köy geçimini balıkçılıkla sağlıyor. Köyde gün boyunca denize nazır otururken, bir yandan da gidip gelen balıkçı teknelerini, balıkçıların ağ toplama seremonilerini izlemeniz mümkün.

Köyün girişinde küçücük bir pazar karşılıyor sizi. Köy kadınlarının hünerleri olan reçelleri, peynirleri ve salçaları burada rahatlıkla bulabilirsiniz. Mısır ekmeği ise hiç şüphesiz pazarın en popüler ürünü. Ne de olsa Garipçe bir Karadeniz köyü. İkramlardan karnınızı çok şişirmemeye çalışarak sahile doğru yürüdüğünüzde üç adet yan yana dizili balık restoranını görüyorsunuz.

Ben hedonizmin esiri olmuş sezgilerimi dinleyerek, Kaşı Kumluk Balık Lokantasına doğru depar atarak ilerliyorum. Zira özellikle hafta sonları denizin tam dibindeki masaları boş yakalamak pek kolay olmuyor. Diğer iki restoran ahşap yükseltiler üzerine masalarını koyarlarken, Kaşı Kumluk Balık Lokantasında masalar incecik kumların üzerine kuruluyor. Neyse ki hem yüzüme güneşi alan, hem de ayaklarımı özgürce suya sokabileceğim bir masa yakalıyorum. Önce ayakkabılar çantaya, sonra ayaklar kuma...

Köyün hiçbir yerinde alkol satışı olmadığı için restoran menüleri de buna göre şekillenmiş. Bu yüzden meze olarak fazla bir şey bulamasanız da, öyle ara sıcaklar geliyor ki, bir tabakla asla yetinemiyorsunuz. Kalamar, midye ve karides tazecik ve deniz kokuyor. Ana yemek olarak kaya levreği söylüyoruz. Levrek ara sıcaklar kadar lezzetli değil ama servis ve personel ilgisi on numara. Her ne olursa olsun mekandan mutlu ayrılıyorsunuz. Restoranın fiyatları İstanbul'daki hatta İzmir’deki, hatta gittiğim birçok yerdeki fiyatlara göre oldukça uygun.

Masamıza yemek boyunca Garipçe'nin tatlı sakinleri olan kediler ve köpekler ziyarete geliyor. Cüsselerinden anladığımız kadarıyla Garipçe halkı epey bir hayvan sever. Biz de kalan balık ve ekmeklerimizi köpek, kedi ve hatta denizdeki martılarla paylaşıyoruz.

Dönüşte köy halkına bir katkımız olsun diye pazardan birkaç şey alıyoruz. Garipçe halkı güler yüzlü, konuşkan ve sıcakkanlı. Ben taze baharat ve keçi tulumunu tercih ettim, size de tavsiye ederim.

Gün batımını Rumeli feneri manzaralı Rumeli Feneri kalesinde yakalamak üzere arabaya biniyoruz. 17.yy'dan kalma Rumeli Feneri kalesi, İstanbul boğazının Karedeniz tarafından en uç noktasında yer alıyor. Doğal olarak uçsuz bucaksız bir deniz manzarası var. Ama burası ne yazık ki kültür mirasımız olması gereken yerde, sahipsiz ve terk edilmiş bir kale haline gelmiş. Tarihi bir yer bulduğumuzda hemen en çıkmayan kaleme saldırıp duvarlara isim yazmak sadece bizim ülkemize ait bir görgüsüzlük mü hiçbir zaman anlayamayacağım? Yerlerde kırık dökük içki şişeleri, kale burçlarının içinde kalan evsiz misafirlerin verdikleri tahribat içler acısıydı. 

Yine de olağanüstü manzarasının tadını çıkarmaya, iyot kokusunu olabildiğince ciğerlerimize hapsetmeye çalıştık. Taş merdivenlerin çoğunun kırık dökük olması benim dışımda kimseyi rahatsız etmemiş olacak ki, herkes taş kemerlerin üzerinde ceylanlar gibi sekerken ben yaşlı teyzeler gibi tutuna tutuna turumu tamamladım. Hatta bir ara Rezzan’ı kale burçları içindeki çukurlarda uzun atlama yaparken yakalamışlığım bile var. Bakmayın fotolarda güldüğüme, o gülücüğe baş dönmesi ile birlikte endişe eşlik ediyor. Zira kale duvarlarının yanı kayalık ve uçurum ama gördüğüm manzara; bu zorlu ve korkutucu hatta tehlikeli yolculuğu yapmama değdi :)

Kale turumuzu tamamladıktan sonra sıra karşı kıyıda bana göz kırpan Rumeli fenerine ziyarete geldi. Beni tanıyanlar deniz fenerlerine olan tutkumu çok iyi bilirler. Bu yüzden rotamızın son soluğunu deniz fenerinde alalım istedik. Eski kaynaklarda o bölgede 1500'lü yıllardan beri var olan bir deniz fenerinin varlığından söz edilirken, şu anki fener 1856’da Fransızlar tarafından inşa edilmiş. İstanbul boğazının Karadeniz’le birleştiği kuzey ucunda yer alan otuz metre yüksekliğindeki bu güzel fener, Rumeli köyüne ismini de vermiş. Manzarası müthiş! Bir yanın Karadeniz, bir yanın İstanbul boğazı...

Fenerin hemen altındaki restoranda soluklanmak istediğimizde yemek yemediğimiz için pek hoş karşılanmadık. Tatlı söyleyip durumu kurtarmaya çalışsak da ne gelen tatlının, ne çayın, ne kahvenin tadı yoktu.

Fenerin kapısı ziyaretçiler için açık. Ancak kapıyı açıp içeri girdiğinizde klasik bir deniz feneri mimarisi bulmak yerine Sarı Saltuk dede türbesiyle karşılaşıyorsunuz. Türbenin yapımında köy halkının feneri yapan Fransızlara baskılarının büyük olduğu söyleniyor. Rivayete göre zamanında köydeki balıkçılar denize açılmadan önce tekneleriyle fenerin etrafında toplanır, avın bereketli geçmesi için Sarı Saltuk’un ruhuna dualar okuyup ondan izin isterlermiş. Balıkçıların kendilerini ve teknelerini koruduklarına inandıkları bu ritüel uzun yıllar boyunca devam etmiş.

Bu naif hikayeyle birlikte, harika bir manzara eşliğinde Garipçe’ye ve Rumeli Feneri'ne hoşça kal derken; yol boyunca yemyeşil ağaçların, eşsiz doğanın ve tertemiz havanın eşliğinde bir sonraki yolculuğumuzu planlayarak şehir merkezine dönüyoruz.

Karadeniz’le İstanbul'u birbirine bağlayan bu minik köyü mutlaka ziyaret edin, tazecik deniz ürünlerinden tadın, pazarından ev yapımı reçeller alın, kendinizi bir gün bile olsa doğanın kollarına atın. Bırakın Garipçe sizin dostunuz olsun ve bırakın sadece mideniz değil ruhunuz da doysun... :)

 

AHU GÜL ÜRÜK

Instagram: ahuguluruk

Twitter: ahuguluruk