Uzaklarda Aramam, Çünkü Sen Dibimdesin...

Yine bir hafta sonu, hava yine güzel ve ben yine kendimi yol arkadaşım Rezzan’la İstanbul dışına atıyorum. Bu sefer istikamet Ağva ve Şile Deniz Feneri.

Öncelikle siz de eğer günübirlik Ağva turu yapmaya karar verirseniz, bu yolculuğu pazar günü yapmamanızı tavsiye ederim. Yapacaksanız da bizim gibi öğle vakti çıkmak yerine sabahın ilk ışıklarıyla kalkıp yola çıkın. Yoksa günün yarısı yolda geçiyor ve yaklaşık iki saat sürecek yol iki katına çıkıyor. Neyse ki tam tesisatlı bir yardımcı pilot olarak yolda dinleriz diye yanıma aldığım yaklaşık yirmi adet 90'lar Türkçe pop cd'si sayesinde neşemizi hiçbir şey bozamıyor ve bu yüzden yolun nasıl geçtiğini anlamadan Ağva’ya ulaşıyoruz.

 

Latince "İki dere arasına kurulmuş köy" ve "Su" anlamına gelen Ağva; Hititler, Frigler, Romalılar ve Osmanlılar gibi birçok uygarlığın geçiş yeri olmuş bir belde. M.Ö. 7. yüzyıla uzanan bir tarihi var. Göksu ve Yeşilçay dereleri Ağva'dan geçip Karadeniz'e dökülüyor. Yeşilçay balıkçı teknelerinin mekanıyken, Göksu kıyısında ise oteller yer alıyor.

 

Göksu kıyısındaki otellerin nehir boyunca uzanan ahşap iskelelerinde keyifle oturup yemeğinizi yerken, bir yandan da sazlıkların arasından nehir üzerinde kano yapanları seyredebiliyorsunuz. Otellerin restoranları her ne kadar gözümüze cazip görünseler de, hedonizmin esiri olmuş iç sesim; yumuşacık minderlere yayılıp keyif yapma derdine düşüyor. Şöyle bir göz ucuyla Rezzan'a bakıyorum; eline kitabını almış bile.

 

Vazgeçiyoruz iskelede oturmaktan, bize acilen minder lazım! Atlıyoruz tekrar arabaya, nehir kıyısı boyunca sıralanmış olan otellerin önünden geçiyoruz. İstikamet minderli otel! Rezzan pür dikkat yola bakarken ben de göz ucuyla otellerin iskelelerini seçmeye çalışıyorum. Yaz sezonu başlamadığı için tam olarak açılmamış olan otellerin birinin iskelesinde renkli yastık türü bir şeyler görüp arabayı park ediyoruz. Gerçekten de tesadüfen bulduğumuz bu minik otelin içinde küçük bir iskelesi ve onun da üzerinde ahşap bir asma katı var. Tabii ki üzerinde minderler! Hemen kendimi bir minderin üzerine atıp anın tadını çıkarmaya başlıyorum.

 

İşte tam da bu anda yemyeşil bir doğanın içinde güneş gözümü alırken, kuş seslerini dinleyip tertemiz havayı içime çekiyor; Nazım Hikmet’in her Pazar aklıma gelen o harikulade şiiri "Bugün Pazar"ı istemsizce mırıldanıyorum.. "Toprak, güneş ve ben bahtiyarım."

 

Benden Ağva'yı bir renkle anlatmamı isteseler, hiç düşünmeden "yeşil" derdim. Göksu ve Yeşilçay derelerinin suyunun renginden tutun da, etrafında bulunan çeşit çeşit ağaçlara kadar yeşilin her tonunu görebileceğiniz bir yer Ağva.

 

Bu minik iskelede güzel bir kahve keyfi yapıp karnımızı doyurmak üzere İpek Koza Motel'den ayrılıyoruz. Motelin güler yüzlü sahiplerinin fazla bir şey yiyip içmediğimizden olsa gerek hesap ödetmeme konusundaki nazik tavrı, İstanbul'daki çoğu açgözlü işletmelerden sonra epey hoşumuza gidiyor.

 

Sıra geldi karnımızı doyurmaya. Karadeniz'e kıyısı olan bir beldede ne yenir? Tabii ki balık! Yeşilçay deresi kenarındaki restoranların birine oturup güzel bir ziyafet çekiyoruz. Balıktan önce tazecik kalamar ve karideslerden yemenizi de şiddetle tavsiye ediyorum. Balık yemek istemeyenler için, çarşı içinde lezzetli gözlemeler yapan teyzeler var. Yemekten sonra Ağva'da yürüyüp etrafı tanımaya çalışıyoruz.

Ağva’da gün içinde gezerken küçük çarşıdan alışveriş yapabilir, şile bezi elbiseler ve kumaşlar alabilir, derelerde kano veya deniz bisikleti ile gezinti yapabilirsiniz. Oltanız yanınızdaysa yerli balıkçılara eşlik edebilir ya da motorlu teknelerle birkaç saatlik gezilere çıkabilirsiniz. Civardaki Hacıllı köyü, mağara ve şelaleleri ile ünlü. Kilimli ve Kadırga koyları ise, trakking için çok elverişli. "Bu kadar doğa yeter, biraz da atraksiyon istiyorum" derseniz, ATV kiralayabilir, dinginliğin içine hareket katabilirsiniz.

 

Biz tüm bu etkinlik alternatiflerinin arasında bilin bakalım hangisini yapıyoruz? Cevap: Hiçbirini! Ağva'ya planlı programlı, vakitlice gitmek gerektiğini anlayıp kısa bir yürüyüş yapıp Ağva'dan ayrılıyoruz.

 

Dönüş yolunda Şile üzerinden geçerken bir deniz feneri aşığı olarak elbette ki o muhteşem Şile deniz fenerini görmeden dönmek istemiyorum. Gün bitmek üzere olsa da, gün batımının güzelliğini Şile deniz fenerinde yakalayabiliyoruz.

 

Bir insan aynı şeye ilk görüşte olduğu gibi ikinci görüşte de aşık olabilir mi? Evet, olabilirmiş. Daha önce görmüş olmama rağmen tüm güzelliğiyle karşımda duran bu deniz fenerine yeniden aşık oluyorum. Karşısına geçip denizci selamımı çakıp onun gözünden masmavi denizi seyretmeye başlıyorum. Kim bilir kaç denizciye yol, kaç gemiye ışık, kaç anıya şahit oldu; dinlemek istiyorum.

 

Yüz elli yaşındaki bu görkemli fener, dünyanın aktif olarak görev yapan en büyük ikinci feneri, ülkemizin ise aktif en büyük feneri. Deniz seviyesinden 60 m yükseklikte yer alan 19 m yüksekliğindeki kulesi ile ışığını 35 mil uzağa gönderen bu devasa bina, Kırım savaşında Karadeniz’den İstanbul Boğazı’na girecek gemilerin yollarını bulabilmeleri için yapılmış fenerlerden biri. Bu amaçla Boğazlar civarında 1856 yapılan Anadolu Feneri'nden sonra Sultan Abdülaziz tarafından 1858-1859 yılları arasında inşa edilmiş. Taş kısmını Türk Mimarlar tasarlarken, metal aksamı ve mercek kristal sistemi de Paris'ten bir fabrikadan getirilmiş.

 

Fener kulesi, yapısının orijinal halini günümüzde de koruyabilmiş. Sekizgen şeklinde ve 110 cm kalınlığında taştan yapılmış olan kule, gündüz iyi görülebilmesi için siyah ve beyaz enlemesine bantlar çizilerek boyanmış. Şimşekli deniz fenerleri grubunda olan Şile Feneri uluslararası standartlarda birinci sınıf bir deniz feneriymiş ve açık gecelerde yaklaşık olarak 35 mil mesafeye ışığını yayarak İstanbul Boğazı'ndan bile görülebilirmiş.

 

Şile'nin dar yollarında sora sora bulduğumuz fenerin; içinde eski aksamlarının ve teknik cihazların yer aldığı müze kısmı saat 16:00'a kadar açık olduğu için içeri giremiyoruz ama fenerin bahçesinde yer alan banklara oturup şahane bir gün batımı izliyoruz. Fenerin bulunduğu tepenin yüksekliği benim gibi yükseklik korkusu olan biri için ufak bir taşikardiye sebep olsa da; gördüğüm deniz manzarası ve fenerin görkemli yapısı her şeye değiyor. Şansımıza bir de dolunaya denk gelmemizle birlikte kusursuz bir tablonun içinde buluyoruz kendimizi. Şile deniz feneri için tek bir şey söyleyebilirim; nefes kesici!

 

Havanın kararmasıyla birlikte geçtiğimiz dönüş yolunda İstanbul trafiği Şile’den çıkar çıkmaz kendini göstermeye başlasa da, yaşadığımız güzelliğin etkisiyle "iyi ki gelmişiz" diyerek şehre geri dönüyoruz.

 

Dönüş yolunda kendi kendime düşünürken anlıyorum ki; yeni heyecanlar yaşamak için oturduğumuz yerden kalkmamız, yeni mutluluklar için yeni adımlar atmamız gerekir. Hep aynı yönden baktığımız açımızı genişletip hep aynı istikamette gittiğimiz yönü bazen değiştirmek gerekir. Kırın direksiyonu ve daha önce hiç görmediğiniz yerleri keşfedin. Çünkü yenilenmek, insana her zaman iyi gelir. Hem belki kalbimizi küt küt attıracak, midemizde kelebekler uçuracak şey bir deniz feneridir, kim bilir?

 

AHU GÜL ÜRÜK

Instagram: ahuguluruk

Twitter: ahuguluruk