Keyif Alacağınız Bir Safranbolu Gezi Yazısı

hiç bozulmadan günümüze kadar gelmiş evleri ve kent dokusuyla herkes tarafından gezilip görülmesi gereken yer.

Biz sıklıkla imkan bulduğumuz vakitlerde, hafta sonlarımızı İstanbul'un trafiğinde ve keşmekeşinde geçirmektense; aynı bütçe ile yakınlarımızda, görmediğimiz yerlere gidip oraları keşfetmeyi tercih ediyoruz. Yine böyle bir gezi için hafta içinden planımızı yapıp arkadaşlarımızla Safranbolu'ya gitmeye karar vermiştik. Küçükken Safranbolu'ya gitmiş olsam da anılarım çok bulanık olduğundan ve bembeyaz kar örtüsü dışında başka da bir şey hatırlayamadığımdan Safranbolu fikrine hemen katıldım. İnternette yaptığım birkaç araştırma sonrası kompakt bir tur planı çıkarttım ve hafta sonu için yapmamız gereken tek şey valizlerimizi hazırlamak oldu.

 

Safranbolu'ya gidip de konakta kalmasak olmazdı; biz de seçimimizi merkezdeki Zalifre Konakları'ndan yana kullandık. Yalnız merkezde kendilerinin hem bir oteli hem de konağı olduğundan rezervasyonlarınızda konağı tercih etmenizi öneriyorum. Konağın o antik dokusu, odalarının ve genel dekorasyonunun eskiye sadık kalınarak tasarlanmış olması ve huzur dolu bahçesi ile memnun kalacağınızdan hiç şüphem yok. Özellikle temiz, bakımlı ve servis açısından güler yüzlü hizmet alacağınızdan kuşkunuz olmasın. Bahçenin keyfini çıkarmak ve gezilecek yerlerde rahat rahat dolaşmak isterseniz mevsim olarak bahar ve yaz başlangıcını tercih etmenizi öneriyorum. Kışın kar dolayısıyla Safranbolu'nun ayrı bir fotoğrafik güzelliği olsa da yine de az sonra bahsedeceğim mekanları gezmek istiyorsanız en iyi mevsim bahar ve yaz başlangıcıdır.

 

Cumartesi sabahı erkenden yola çıkıp Safranbolu'ya ulaştık. Yol yorgunluğunu turumuzun ilk durağı olan Hıdırlık Tepesi'nde şehri yukarıdan seyredip çaylarımızı yudumlayarak atmak istedik. Aynı zamanda Safranbolu'nun o eşsiz manzarasını fotoğraflamak için de en uygun yerdi. Biz de kendimizi fotoğraf çekerken bir süre kaybettik diyebilirim. Sonra da tepede yer alan kır kahvesinde Safranbolu'ya gelip de tatmadan dönmemeniz gereken meşhur Bağlar Gazozu'ndan sipariş ettik. Tabii onun dışında Türk kahvelerimizi içmeyi de ihmal etmedik :) Kahvenin yanında getirdikleri şerbetin tadı da enfesti. Sırf o şerbet için kahve ısmarlamaya değer diye düşünüyorum :) Hıdırlık Tepesindeki turumuzu bitirdikten sonra konağa geri dönüp valizlerimizi odalarımıza yerleştirdik. Otelde konaklıyor gibi değil de, sanki köye kendi evimize gelmiş gibi hissettim.

 

Konağa yerleşip orada da biraz soluklandıktan sonra rotamızı ikinci durağımız olan Bulak Mencilis Mağarası'na doğru çeviriyoruz. Mağaraya yüz elli kadar basamaklı bir merdivenden çıkıp ulaşıyorsunuz. Gözünüz korkmasın; hem fotoğraf çekip hem de yavaş yavaş çıkabileceğiniz bir diklikte bu merdivenler. Sonra mağaranın girişine ulaşıyorsunuz. Burada özellikle çocuklu aileler için tavsiyem; mevsim ne olursa olsun hem kendiniz hem de çocuğunuz için yanınızda muhakkak uzun kollu bir giysi bulundurmanız. Mağara içerisinde 65-200 milyon yıllık damlataş, sarkıt, dikit ve sütunlar sizi büyüleyecek. Mağara aslında toplamda altı km olsa da şu an için mağaranın sadece dört yüz metresi gezilebiliyor.

 

Mağara turumuzu da bitirdikten sonra yakınlarımızda yer alan İncekaya Su Kemeri ve Kristal Teras'a doğru hareket ettik. İncekaya Su Kemeri, Tokatlı Kanyonu'nda hemen sol tarafınızda kalıyor. Ama itiraf etmem gerekir ki ben Tokatlı Kanyonu'nu da pek beğenemedim. Resimlerde görüldüğü gibi yemyeşil değildi; ve klasik bir şekilde insanlarımız tarafından çöp yığını haline getirilmişti. Kanyonun girişini ve hemen girişin tepesinde yer alan boş araziyi otopark olarak kullandıklarından olsa gerek mekan tüm doğal güzelliğini yitirmiş gibi geldi bana. Dolayısıyla kanyonun derinliklerine doğru, elimde küçük çocuğumla ilerlemek ve bunun için de para ödemek bana hiç cazip gelmedi. Aynı şeyleri arkadaşlarımız da düşünmüş olmalı ki karşıdan İncekaya Su Kemeri'nin fotoğraflarını çekip üç dakikalık yürüme mesafemizde olan Kristal Teras'a doğru ilerlemeye başladık. Teras, Tokatlı Kanyonu'nun en iyi izleyebileceğiniz ve fotoğraflayabileceğiniz bir noktada yer alıyor. Terasın yerden yüksekliği seksen metre ve Türkiye'de bir ilki temsil ediyor. Tabanı kırılmaz camdan yapılmış ve yetmiş beş ton ağırlığı kaldırabiliyor ama tüm bu özelliklerinin yanında, maalesef çok da yatırım yapılmamış bir yer. Aynı özellikler mesela yurt dışında bir başka yerde bulunsaydı eminim çok daha farklı kalitede bir hizmet ile donatılır; hem ticari hem de turistik anlamda ziyaretçilere daha çok seçenek sunulabilirdi.

 

Kristal Teras'ta da gezimizi noktaladıktan sonra görece yakınımızda olan Yörük Köyü'ne doğru yola çıktık. Yörük Köyü'ne ulaştığımızda karnımız iyiden iyiye acıkmıştı ama akşam yemeğine de yer kalması açısından hafif bir şeyler atıştırmak istemiştik. O yüzden Yörük Köyü'ndeki iki kafeden biri olan Yörük Sofrası'nda mola verdik. Burada birbirinden lezzetli gözlemelerin, köy ayranının ve tabii ki de enfes baklavanın tadına baktık. Sonra da Yörük Köyü'nün dar sokaklarında fotoğraf makinelerimiz ile kendimizi kaybettik. Köyün içerisinde yer alan tarihi çamaşırhaneye doğru köyün içerisinde tırmanmaya başladık. 1879 yılında yapılan ve genel çamaşırhane olarak kullanılan bu yer şimdilerde sanat galerisi olarak kullanılıyormuş ama maalesef biz gittiğimizde vakit bir hayli geçmiş olduğundan galeri kapanmıştı ve içerisini gezmeye fırsatımız olamadı. Orayı da dışarıdan fotoğrafladıktan sonra tüm gezi bloglarında yapılması önerilen, Yörük Köyü tarihi evlerinden birini ziyaret ettik. İçerisinde bir tarih yatıyordu. Evin içerisindeki her bir parça geçmişe dair izler taşıyor ve bize geçmişin anılarını getiriyordu.

 

Yörük evini de gezdikten sonra akşamın iyice çöktüğü bu köyden ayrılıp artık iyiden iyiye acıkan karnımıza ziyafet çektirmek için arabamızı Kadıefendi Tesisleri'ne doğru sürdük. Sizi temin ederim hayatınızda yiyip yiyebileceğiniz en muhteşem kuyu kebabı burada :) Kuyu kebabı yanında gelen iç pilav da inanılmaz güzel ve kıvamında. Mekan; havuzlu dekorasyonu, bahçedeki sıcak ambiyans ve güleryüzlü, hızlı servisi ile benden 10 üzerinden 9 aldı.

 

Ertesi sabah konağımızın bahçesinde, temiz havada hızlıca kahvaltımızı edip çarşıya doğru yola çıktık. Önce Köprülü Mehmet Paşa Cami'sini ziyaret ettik ve bahçesindeki 'Güneş Saati'ni gördük. Bu saat basit tip yatay güneş saatleri grubunda yer alıyor ve sabah 06:40 ile akşam 17:20 arasında zamanı metal plakanın gölgesine göre gösteriyor. Camiyi ve güneş saatini de gördükten sonra kendimizi bakırcılar çarşısının dar sokaklarına bıraktık.

 

Dönüş yolunda hepimizin ortak fikri; Safranbolu'nun çok çorak bir yer olduğu yönündeydi. İnternetteki yemyeşil fotoğraflardan eser yoktu ama yine de görülmeye değer bir yer olduğunu söyleyebilirim.

 

İyi geziler dilerim.

Gökçe Bilgin Özzorlu