Mine Tugay Kaleminden Romantizmin Büyülü Şehri; Positano

Bazı yolculuklar çok ani olur; programsız ve bütün evrenin seni oraya götürmek için çalıştığı sihirli zamanlar eşliğinde...

İtalya'nın en popüler tatil beldelerinden biri olan altın kent Positano'ya. Amalfi kıyılarının en özel kasabası olduğunu söyleyebilirim çünkü döndükten sonra bile aklınızın bir köşesinde kalıyor ve sonraki seyahat planlarınızın içine dahil ediyorsunuz tekrardan.

 

Anlatmaya nereden başlamalı acaba? Hayatın içinde hep sonradan gelir bu "acabalar" ama şu an pişmanlık barındırmayan, bu büyülü şehrin hangi güzelliğini anlatacağımı düşündüren bir "acaba" bu. Benim yaşadığım bu duyguları hissetmeniz ve ruhunuzu dinlendirmeniz için mükemmel bir rota öneriyorum sizlere.

 

Öncelikle ulaşımdan bahsedeyim; en yakın havaalanı Napoli International Airport (NAP) haftanın her günü, günde iki kez tarifeli seferler var İstanbul’dan. Napoli'den Positano'ya ulaşmak için öncelikle Sorrento'ya gitmek gerekiyor. Sorrento'dan Positano'ya feribotla ulaşıyorsunuz ve yaklaşık bir saat sürüyor. Dilerseniz otobüsle de ulaşım sağlayabilirsiniz. Eğer virajlar konusunda deneyimli iseniz araba kiralayıp mavi-yeşil bir yolculuk yapmak en mantıklısı. Köyleri görmek için de başka şansınız yok, o yüzden sabırlı bir şoför olup vaktiniz kaldığınca köyleri de gezmelisiniz. Bir İtalyan atasözü der ki; "Kimin sabrı varsa dünya onundur."

 

John Steinbeck 1953 yılında buraya geldiğinde çok etkilenmiş ve dönüşte basına verdiği bir röportajda; "Positano çok derin bir anlama sahip. Orada olduğunuzda bu büyülü yerin farkına varmanız imkansız gibi, ancak ayrıldığınızda sürekli aklınıza gelecek ve o zaman büyüsünü hissedeceksiniz." demiş. Sakin bir balıkçı kasabasıyken Steinbeck’in etkisiyle tanışmış insanlar bu şiir gibi kasabayla. İngiliz ve Fransızlar olmak üzere birçok gezginin de keşif noktası olmuş. Steinbeck o kadar haklı ki, seyahat sonrası aklıma gelenleri düşününce ona katılmamam mümkün değil.

 

Sokaklarında yürürken, renkli evlerin balkonlarını süsleyen limon ağaçları ve begonviller eşlik ediyor size. Daracık sokaklarında sıralanan sanat galerileri ile gözünüz ve ruhunuz doyarken bir yandan da Türk damak tadına yakın bir mutfak olan İtalyan yemekleriyle midenize her an bir şölen yaşatabilirsiniz fakat bunu İtalya’da başlayıp dünyanın her yerine yayılan "Slow Food" felsefesiyle yapmalısınız. Zaten neyse ki başka alternatifiniz yok. Slow Food 1986 yılında Carlo Petrini tarafından başlatılan uluslararası bir hareket. Amaçlarından birisi; tüketicileri fast food alışkanlıkların riskine karşı korumak, geleneksel ve yerel yeme biçimlerinin önemini vurgulamak, yerel satıcıların korunmasına destek olmak. Yani kısaca dünyayla, doğayla ve birbirimizle etkileşimde saygıyı ve nezaketi esas almak. Bunlar bizlere unutturulan değerler değil mi? Neyse biz ağzımızın tadını kaçırmayalım ve sadece doymanın değil lezzet almanın da bir insan hakkı olduğunu bize hatırlatan Carlo Petrini’ye selam edip yazımıza devam edelim.

 

CHEZ BLACK 1949

Şimdi size Positano’ya gittiğinizde mutlaka öğle veya akşam yemeği yemeniz gereken, sahilde yer alan özel bir restorandan bahsedeceğim; Chez Black 1949. San Pietro ve Sireuse otelleri gibi bir öneme sahip. Bu öneme sahip olmasının en büyük sebeplerinden birisi, dünyanın dört bir yanından popüler kişilerin ve yüksek sosyetenin buraya gelmeyi alışkanlık haline getirmesi. Bu insanlar romantik Positano’ya "La dolce vita"yı getirmişler.

 

Chez Black 1949'un hikayesi ise şöyle; 1949 yılında açılmış yani İkinci Dünya Savaşından hemen sonra. Positano o yıllarda basit bir yaşam süren insanların yaşadığı balıkçı kasabasıymış. Baba Peppino Russo, sahilde yerli halkın ilgisini çekmek ve komşularına birkaç tabak kiralayacağı, adı da "Da Peppino" olan küçük bir restoran açma fikrine sahipmiş. "Tabak kiralamak" kısmına takılmış olabilirsiniz; evet, eskiden tabak kiralanıyormuş çünkü o zamanlar ancak çok az kişi bir tabak makarnaya para ödeme gücüne sahipmiş. Dolayısıyla kiralanan tabaktan birkaç kişi makarna yiyormuş. Genç oğlu tatlı Salvatore’un Londralı kız arkadaşı ona Akdeniz tenine sahip olmasından dolayı "siyahi" diyormuş ve Baba Peppino da restoranın adını Chez Black (Siyahın Evi) olarak değiştirmiş.

 

Sophia Loren, Federico Fellini, Marcello Mastroianni, Ingrid Bergman, Paul Newman, Jean Paul Belmondo, Frank Sinatra gibi İtalyan ve Holywood starlarını da ağırlamış bu restoran. Russo ailesi Danny De Vito’ya Amerika’ya döndükten sonra kendi Limoncellosunu yaratmak için yardım ettiğinden beri burası onun da en sevdiği mekan olmuş. Özellikle deniz ürünleri yedikten sonra Limoncello içmeden ve sahildeki dükkanlardan alışveriş yapmadan dönmeyin derim ben.

 

Chez Black sadece iyi bir mutfak sunmuyor; büyük baba Peppino tarafından 1950'lerin başında klasik, ahşap yat şeklinde dizayn edilerek sıcak ve davetkar bir atmosfer de sunuyor. Davetkar evet... Ne de olsa "Bir kere Che Black’e gelen hiçbir zaman geri dönemez" demişler.

 

Chez Black’in şefi Carmine 1950'lerden beri Mr. Black ile çalışıyor ve sihirli dokunuşlarıyla genç şeflere destek oluyormuş. Restoran ayrıca fırın olarak da lezzetli, taze ve günlük tatlılar sunmakta. Bu tatlılar master fırıncı Alfonso’nun elinden çıkıyor, inanılmaz hafif ve lezzetliler.

 

Biraz da menüden bahsedeyim, Chez Black’in en popüler yemeği; balık çorbası (çeşitli balıklar, istiridye ve domates soslu midye karıştırılarak yapılıyor.) Mürekkep balıklı spagetti, Deniz kestaneli makarna, Frutti di mare (deniz mahsülleri salatası) önerebileceğim lezzetler arasında ama siz benim için başlangıç olarak Octopus Carpaccio'yu yemeden dönmeyin. Muhteşem tadı hala damağımda...

 

Nezaket, güvenilirlik, tazelik, saat gibi işleyen bir servis ve güzel insanlar içinde keyifli bir yemek istiyorsanız mutlaka not alın. Romantizmin keyfini kayalıklara ev yapan güzel Akdeniz insanlarıyla beraber çıkarın. Yeniden görüşmek üzere.

 

 

Instagram: minetugay

Facebook: minetugay

Twitter: Minetugay

minetugay.com