''Viva Cuba Libre!'' - Cayo Largo & Trinidad

Merih Hasaltun Yumlu Rehberliğinde Küba'nın Rüya Adaları Cayo Largo ve Trinidad'a Eşsiz Yolculuk

CENNET ADASI: CAYO LARGO

Yazılarımı takip edenler eminim meraklanmaya başlamıştır; turkuaz suları, bembeyaz kumları ile ünlü Karayiplere kadar gidip denize girmediniz mi diye... Girmez olur muyuz?! Gözümüzde canlandırdığımız o romantik balayı destinasyonları var ya, işte tam da oradaydık! Bembeyaz kumlarda yürüyüşler yapıp turkuaz sularda yüzüp gazeboların altında romantik yemekler yedik. Güneşin okyanusun içine doğru batarken renklerle yaptığı muhteşem tabloları doya doya izledik. Sanki bir daha hiç içmeyecekmişiz gibi su niyetine mojito içtik. Şu anda çok kıskandınız biliyorum, zaten amacım da tamamen bu! Kıskanın, hırslanın, hazırlanın ve bu güzelliği mutlaka yaşayın.

Küba adasında bir adacık ama gerçek anlamda adacık, sadece 25 km uzunluğunda ve rüya gibi plajlardan oluşuyor. Buradaki fotoğraflarla yetinmediyseniz hemen google'da aratın, ertesi gün orada olmak isteyeceksiniz. Küba'ya gidenler denize girmek için genellikle Varadero'yu tercih ediyor. İşte bu noktada yine turistlerden ayrılıyoruz. Çünkü biz keşfetmek için buradayız, keşfedileni görmek için değil. Bu noktada yine benim araştırmacı gazeteciliğim devreye giriyor ve Küba'daki en güzel ve bakir plajları bulmaya koyuluyorum. Aslında benim önceliğim Cayo Coco'ya gitmekten yana olsa da, oraya transfer olmadığı ve ulaşımı oldukça zor olduğu için Cayo Largo'yu tercih ediyoruz. Cayo Largo, Cayo Coco ve Varadero'ya göre biraz daha pahalı. Sadece yedi otelin olduğu bu adacık çok daha özel bir ada olarak geçiyor. Bu noktada Cuba Tour yine bize yardımcı olan şirket oluyor. Uzun araştırmalarımız sonucu en uygun ve içimize sinen turu burada buluyoruz ve hemen alıyoruz. İki gece üç gün her şey dahil Sol Cayo Largo otelde konaklama ve uçakla transferler dahil 500 CUC ödüyoruz. Soğuk geçen ilk haftadan sonra denize girebilmek ve bronzlaşabilmek dileği ile bavullarımızı hazırlıyoruz.

Sabahın erken saatlerinde Cuba Tour otobüsü, Hotel Presidente'nin önünden bizi alarak 10:15'teki uçağımıza binmek üzere iç hatlar terminaline götürüyor. Aslında otogar da diyebiliriz :) Ekranlarda varlığı bile görünmeyen charter uçuşumuzun gerçekleşip gerçekleşmeyeceği meçhul bir şekilde beklemeye koyuluyoruz. Nihayet piste inen hayatımda gördüğüm en küçük uçağın Cayo Largo yolcuları için olduğu söyleniyor. Küçük derken şaka değil, sadece 12 kişilik. İlk başta fazlasıyla amacına uygun, macera dolu gelen bu tropikal ada uçağı, havadayken bana korkulu anlar yaşatmadı değil. O kadar alçak uçtuk ki, bütün yol tertemiz ve masmavi Karayip denizinde acaba köpek balığı görür müyüm diye denizi taradım. Merak etmeyin hiç görmedim :)

Uçaktan indiğim anda bir haftadır hasret kaldığımız sıcak hava bizi karşıladı. Mayolarımızı giyip kendimizi masmavi sulara bırakmak için sabırsızlanarak otelin yolunu tuttuk. İlk başta bize otelin arka tarafındaki bungalowlardan bir tanesini uygun görmüşlerdi. Fakat tatlı dilimle balayında olduğumuzu anlattım ve sonuç tahminimden de güzel oldu. Deniz manzaralı bir oda, odada bizi bekleyen bir şampanya ve istediğimiz akşam deniz kenarındaki gazeboda bize özel bir yemek. Bundan daha fazla ne kadar balayı olabilirdi ki?

Bir haftadır oradan oraya koşturup Havana sokaklarını keşfederken sarf ettiğimiz efordan sonra bu molayı hak etmiştik ve çok da iyi geldi. Tahmin edeceğiniz gibi üç gün boyunca güneşin, denizin, mojito'nun ve balayımızın tadını çıkardık. Bir de tabii ki yine sahneye çıktık, yine dans ettik ve yine yarışmaya katılıp şampanya kazandık :) Bu tatille ilgili beni üzen tek şey rüzgar dolayısıyla iptal edilen katamaran gezileri oldu. Araştırmalarım sırasında en çok bu kısmın hayalini kurmuştum. Okyanusun ortasındaki bembeyaz kum tepelerinde ıstakoz yeyip mojito içmek eminim çok keyifli olurdu. Ama yine de her şeyiyle çok güzel bir üç gün geçirdik. Küba'da denize girmek için en iyi destinasyon diyebilirim. Tabii karşınıza çıkan dev vatozlardan ya da şirin mi şirin iguanalardan korkmazsanız :)

Ada hakkında bilinmesi gerekenler:

·         Ada 25 km uzunluğunda ve 3 km genişliğinde

·         Iguana adası olarak da geçiyor ki her yerde görüyorsunuz

·         İnanılmaz ince ve beyaz kumu ile meşhur

·         Kumu hiç bir zaman çok sıcak olmuyor

·         Katamaran turlarına mutlaka katılınmalı

·         Havana'dan 30 dk'lık bir uçak yolculuğu ile ulaşılıyor

·         Oteller her şey dahil sistemi ile çalışıyor

·         Sakin ve turistlerden uzak bir tatil için ideal

·         Çıplaklar plajı bulunuyor

·         Deniz kaplumbağalarının yuvalama yeri

·         Araba, motor ya da bisiklet kiralayıp adayı keşfedebilirsiniz

 

 

TRINIDAD

Sıra geldi Küba gezimizin son durağı olan Trinidad'a. Görmeden dönmeyin dediler. Gezdik gördük onayladık. Gezmeden dönmemekten ziyade çok daha fazla vakit ayrılması gereken bir destinasyon olduğuna karar verdik.

Bambaşka bir dünya var orada. Aslında genel olarak Küba'nın her şehri bambaşka bir dünyayı tanıma fırsatı veriyor size. Trinidad bana eski Alaçatı sokaklarını anımsattı. Dinginliği, arnavut kaldırımlı sokakları, el emeği takılar satan küçük pazarları ile Alaçatı'nın sosyetikleşmeden önceki masum hali gibi. Ama sadece fiziksel yapı olarak çünkü Trinidad sıcaklığı, doğallığı ve saflığıyla içinde bambaşka insanlar barındırıyor.

Bizim Trinidad maceramız yine Cuba Tour aracılığıyla başladı. Konaklamalı bir tur istediğimizi söyleyince Cienfuegos - Trinidad - Santa Clara şehirlerinden oluşan bir tur önerdiler. Bu tur Ceinfuegos ve Trinidad şehir gezisi, Escambrey dağlarında yer alan dağ manzaralı bir otelde konaklama, Topes de Collantes milli parkında neredeyse tüm gün süren bir yürüyüş, Santa Clara'daki Che'nin mezarını ziyaret aktivitelerini içeriyor. Bizde oldukça heyecan yaratan bir ön izlenimi olsa da Trinidad'da konakladığımız yer açısından hayal kırıklığı oldu. Şehre o kadar uzak bir otelde konakladık ki akşam şehre inmemiz imkansızdı. Bu nedenle benim size tavsiyem Trinidad'ın içinde konaklayacağınız bir tur ya da casa particular bulmak olacak. Onun dışında hayatımda belki de bir daha hiç yaşayamayacağım ilginçlikte bir doğa gezisi yaşadım diyebilirim. 

Cienfuegos'taki müziklerini çok beğendiğim efsane isim Benny More heykeliyle çekilen fotoğraflar ve Benny More cafeye yapılan ziyaretin ardından 1889 yılında inşa edilen ve oturulan koltuklara kadar eski yapısını koruyan Thomas Terry Tiyatrosunu ziyaret ettik. Zamanında çoğu ünlü sanatçıyı ağırlayan bu sahne hala birçok etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Eğer vaktiniz varsa akşamki etkinlik için bir bilet alın derim.

Sıra geldi merakla görmeyi beklediğim şehir Trinidad'a. Çok fazla vakit ayıramadığımız için Havana'yı anlattığım gibi iddialı değilim. Vedado çocuğu olduk ama Trinidad'da sadece misafirdik. Evlerinin kapısına oturmuş kalabalığı seyreden Küba'lılar, yamuk ve arnavut kaldırımlı romantik sokaklar, her evden ince ince kulağınıza fısıldayan latin ezgileri, puroları ve şen kahkahalarıyla Küba'yı Küba yapan amcalar Trinidad ile ilgili benim aklıma kazınanlar.

Hava kararınca otobüsümüze dönüp kalacağımız otele doğru yola çıktık. Hala gece Trinidad'a gelip Casa de la Musica'daki akşam konserine katılmayı planlayan kocam ve ben, otele varmaya çalıştığımız bir buçuk saatlik yol sonunda bu düşünceden çoktan vazgeçmiştik. Aslında sorun, otelin uzak olması değil, otobüsümüzün sadece 15 km hız yapabildiği oldukça dik bir yokuşla çıkılan dağ yolunun tepesinde olmasıydı. İlk başta hayal kırıklığına uğrasak da konakladığımız yerin güzelliğini keşfedip müthiş dağ havasının tadını çıkarmaya başladık. Sabah erkenden başlayacak trekking maceramız bu doğayı görünce daha da heyecan uyandırdı diyebilirim. Otelin önünde bekleyen "russian truck" dedikleri safari kamyonetine binip yürüyüşe başlayacağımız noktaya kadar sağlı sollu müthiş manzaranın tadını çıkardık.

Sonuç olarak biraz soğuk ve yorucu bir gün olsa da, üç saat boyunca dev bambu ağaçlarına aşkımızı kazıyıp buz gibi sularıyla doğal göletler oluşturan şelalelerde yüzdük, yanımızdan geçen yılanlara çığlık atıp Kübalıların dev fare yetiştirip yediğine şahit olduk, hatta fareyi sevdik. Bu farklı ve yorucu yürüyüşün sonunda rengarenk çiçeklerin arasında konuşlandırılmış restoranda bizi bekleyen müthiş sofraya oturarak bu güne kadarki en iyi kızarmış tavuğu yedik.

Gün boyu dağ bayır yürüdüğümüzden mi yoksa Che’nin mezarına her an biraz daha yaklaşıp hüzünlendiğimizden mi bilemiyorum, Santa Clara’ya doğru yola çıktığımızda otobüste derin bir sessizlik hakimdi. Vardığımızda ise sessizlik devam ederken, insanların yüzündeki hüzün ve şaşkınlığı fark etmemek mümkün değildi. Oldukça geniş bir meydanda Che’nin göklerden Küba halkını selamlarcasına dikilmiş mozolesi tüyleri diken diken eden yüceliğiyle adeta bizleri selamladı. Rehberimizin uyarısıyla yanımıza hiçbir eşya almadan (çünkü yasak) ilk olarak Che’nin çocukluğundan başlayarak devrim süresince kaydedilen fotoğraflar, videolar, tutulan günlük ve defterler, savaş sırasında kullanılan silah ve kıyafetlerin sergilendiği devrim tarihi müzesini gezdik. (Not: Ağlamadan ya da gözleriniz dolmadan bu müzeyi gezmek çok zor) Daha sonra hep birlikte Bolivya’da Che ve onunla birlikte hayatını kaybeden gerillalar anısına yapılan anıt mezara girdik. Buraya saygı gereği Che ve yoldaşlarını selamlayarak girmeniz gerekiyor. İçeride ise Che ile birlikte Bolivya’da hayatını kaybeden gerillalarının loş ışıkla aydınlatılmış yüzlerinin kabartmaları sizi karşılıyor. Her yüzün altına bu kişilerin isimleri yazılmış ve taze bir karanfil yerleştirilmiş. Her şeyin ne kadar olağanüstü bir titizlikle korunduğunu ve saygı duyulduğunu görmek insanı gerçekten büyülüyor. Sağ tarafta ise Che ve arkadaşlarının ölümlerinin yirminci yılında Fidel Castro tarafından yakılan ve hiç sönmeyen devrim ateşi yanıyor. 1956 yılında kalplerde yanmaya başlayan devrim ateşini sembolize edercesine etrafını aydınlatan bu meşalenin hiç sönmemesi dileğiyle... Viva Cuba Libre!!!